Sizin için İspanya nereden başlıyor? Barselona’dan mı, yoksa Madrid’den mi? Benim için her ikisi de değil. Benim için İspanya güneyden, Endülüs’ten başlıyor.
Barselona ve Madrid, İspanya’nın turizme açılan kapıları. Ülkeyi ilk kez ziyaret eden birçok gezgin, keşfe bu iki kentten başlıyor. Ancak bu kentler, renkli İber yarımadası tarihinde sadece son birkaç yüzyılın önemli oyuncularından. İspanya’nın, hatta belki de Avrupa’nın en büyük kültürel zenginliklerinden biri Endülüs’te.
Endülüs bölgesini gezmek için öncelikle İstanbul'dan Malaga'ya direkt uçup oradan araba kiralayarak gezmenizi öneririm.
Benim için İspanya neden Endülüs’ten başlıyor, sanırım ilk olarak bunu açıklamam gerek.
Avrupa’nın Afrika’ya en yakın noktası olan Endülüs, tarih boyunca iki kıta arasında bir köprü görevini üstlenmiş. Verimli toprakları ve konumu sayesinde farklı kültürler Endülüs’te buluşmuş. Bu topraklarda medeniyetin tohumları, Akdeniz’in diğer ucundan kalkıp gelen Fenikeliler ve Grekler tarafından atılmış. Avrupalı kavimler, İspanyollar ve İslam medeniyeti bu topraklarda yaşamış. Romalılar ve Yahudiler bu topraklardan geçmiş. En sonunda da hepsi kendinden bir şey bırakmış. Kâğıt üstünde birbirinden çok uzak duran coğrafyalar, kültürler bu topraklarda birbirine karışmış. Bugünkü İspanyol kültürü diye adlandırdığımız kavrama ait birçok özelliğin ilk tohumları da bu topraklarda atılmış. İşte bu sebeplerden dolayı, İspanya benim için Endülüs’te başlıyor.

Granada: Dünyanın Merkezi
Endülüs’teki ilk durağım Granada. Granada, Endülüs’teki İslam varlığının en önemli merkezlerinden biri. Alhambra sarayının gölgesindeki kent, Endülüs’teki İslam egemenliği boyunca Endülüs’ün ve Avrupa’nın en önemli bilim merkezlerinden biri olmuş. Endülüs sokaklarında gezerken, kentin bugünkü görüntüsüne aldanmamak gerekiyor. Bugün, orta büyüklükteki bir kent olan Granada, zamanında Avrupa’nın en büyük kentlerinden biriymiş.
Meşhur Alhambra sarayına gidiyorum. Alhambra, Granada’da görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 1238 yılında yapılan saray, bahçeleri ve havuzlarıyla beni oldukça etkiliyor. Suya hasret bir medeniyet olan Arapların suyla olan ilişkisini, suya olan saygılarını bu havuzlarda görmek bende oldukça farklı bir his uyandırıyor.
Sarayın bir köşesinde oturup elimdeki notlara bakıyorum. Alhambra sarayı sadece Endülüs’ün değil, dünyanın kaderini etkileyen yapılardan biri. Maceracı deniz adamı Christopher Columbus, İspanya kraliçesi Isabelle’i batıya doğru olan seyahati için burada ikna etmiş. Ayrıca bu seyahat, Isabelle tarafından, Alhambra sarayında ele geçirilen hazineyle finanse edilmiş. Bu sarayın zenginlikleri, koca bir kıtanın bulunmasını sağlamış.
Granada'da Albaicin bölgesinde kalmanızı öneririm. Granada'nın eski şehri oluyor, dar labirent şeklinde sokakları, beyaz şirin evleri, sakinliği çok hoş. San Nikolas kilisesinin önündeki meydanda oturup akşam güneş batışı eşliğinde El Hamra sarayını izlemek ise paha biçilmez. Biz her akşam buraya gidip hem bu manzarayı izliyordum, hem de sokak müzisyenleri ve sanatçılarıyla eğleniyordum.

Sevilla’da Flamenko
Flamenko’nun kökeninin Sevilla olduğu söylenir. Endülüs’ün kültürel karmaşası Flamenko’da müziğe ve dansa dönüşür. Müziğe meraklı biri olarak, hayranlık duyduğum bu kültürün merkezine doğru yola çıkıyorum. İkinci durağım Sevilla. Gitmişken tabiiki bir akşam canlı bir Flamenko şovuna katılmamak olmazdı. Sevilla Flamenko müzesinde her gün gündüz ve akşam bir şov organize ediliyor. Gitar, dans, acıklı fakat tutkulu şarkılar. Kadınların ve erkeklerin topuklarından çıkan kışkırtıcı sesler. Zaman zaman tutkuyla galeyana gelen bir kalabalık. Tam olması gerektiği gibi.
İlk olarak Sevilla katedralini ziyaret ediyorum. “La Giralda” adı verilen, aslında bir minare olan oldukça etkileyici bir kulenin gölgesinde, bir zamanlar bu yapının bir cami olduğu aklıma geliyor. Sevilla’dan geri çekilmek zorunda kalan Müslümanlar, geride bıraktıkları bu camiyi unutamamışlar. Bir benzerini Fas’ta, Marakeş’te inşa etmişler.
Gün batıyor, yavaş yavaş karnım acıkıyor. Buralara kadar gelmişken tapas yememek, sangria içmemek olmaz. Turist kalabalıklarından kendimi kurtarıp Sevillalıların takıldığı bir tapas barı buluyorum. Masayı küçük porsiyonlarda çeşit çeşit tapasla donatıyorum. Özellikle Maquila Bar'ı çok öneririm. Kendi ev yapımı farklı biraları, özel tapasları çok özeldi ve hala tadı damağımda.

Guadalquivir Kıyısında Cordoba
Üçüncü durağım Guadalquivir kıyısındaki Cordoba. Eski kent duvarının içinde daracık sokaklar, zaman içinde bir yolculuk yapmamı sağlıyor. Her taraf turist dolu. Ama Cordoba, o kadar büyüleyici bir atmosfere sahip ki, bu turistlerin farkına bile varmıyorum. Kentin sokaklarında bir süre dolaştıktan sonra kentte en çok görmek istediğim yapıya ulaşıyorum: La Mezquita.
Cordoba’nın ise en özel yapısı şüphesiz ki La Mezquita ya da diğer adıyla Kurtuba Camii. La Mezquita, camiden katedrale dönüştürülmüş bir yapı. La Mezquita’nın camiden katedrale dönüşmesi; İslam’ın Hıristiyanlık karşısında aldığı en büyük yaralardan biri. Aklıma, İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmed’in, Aya Sofya önünde dururken Kurtuba Camii’ni düşünme ihtimali geliyor. Bu fetihle İslam, Hıristiyanlıkla durumu bir nevi egale etmiş oluyor.

Dünyanın Sherry Bölgesi Jerez de la Frontera
Artık yavaş yavaş denize doğru yaklaşıyoruz. Cadiz'e varmadan Avrupa'nın hatta dünyanın Sherry bölgesinden geçiyoruz ve mola veriyoruz. E buraya kadar gelmişken meşhur Sherry şarabının tadına bakmadan dönülmez. Tio Pepe dünyanın bir numaralı Sherry markası ve Jerez de la Frontera şehrinde bağ evini ve şarap yapım yerini müzeye çevirmişler. Hem tur şeklinde 2 saat boyunca buraya gezip, Sherry'nin nasıl yapıldığını öğreniyorsunuz, hem de sonunda tüm Sherry çeşitlerinin tadına bakabiliyorsunuz. Sherry tadım turuna iyiki katılmışım, ilk defa böyle bir yer gördüğüm için Şarap yapımı ile ilgili A'dan Z'ye herşeyi öğrenmiş oldum.
Bu bölgeden gelen şarabın özelliği hem bölgedeki toprağın verimliliği (iki nehir arasında ve denize yakınlığından dolayı bu toprakta yetişen üzümlerin tadı) hem de şarabın özel yapım yöntemi, Sherry şarabının alkol oranının daha yüksek olmasına sebep oluyor. Dünyanın her yerine burada gönderilen Sherry şarabının tadı gerçekten çok güzel, tatmanızı ve bu tura katılmanızı öneririm.

Avrupa'nın En Eski Şehri Cadiz
Evet artık Endülüs bölgesinin deniz kenarındayız. Atlantik okyanusunda bulunan Cadiz Şehri Avrupa'nın en eski şehri olarak da biliniyor, hatta efsaneye göre bu şehri Herkül'un kurduğu söyleniyor. Roma imparatorluğunun izlerini her yerde görebilirsiniz, adım başı tarihi eser, tarihi binalar, güzel sokaklar, gerçekten etkilenmemek mümkün değil.
Cadiz ayrıca Flamenko'nun doğduğu yer olarak da bilinmektedir. Belki bu nedenden dolayı da Cadiz gece hayatı oldukça renkli ve canlıdır. Yemek açısından taze deniz ürünleri ağırlıklı bir mutfağa sahip olan Cadiz'de bir çok alternatif bulabilirsiniz.

Rüya Şehir Ronda
Cadiz'dan sonra Tarifa ve Cebelitarık üzerinden yaklaşık 2 saatlik bir yolculuktan sonra rüya şehir Ronda'ya varıyorum. Burası gerçekten İspanya'nın en güzel şehri diyebilirim. Ernest Hemingway'in bile aşık olduğu bu şehirde başka bir çok sanatçı ilham almış hatta şehrin sokakları bile bu sanatçların adını almıştır. Kayaların kenarında duran beya şirin evler, muhteşem doğası, derin kanyonu herkesi büyülüyor. Ronda aynı zamanda bu bölgede yaşayan arapların son kalelerinden biri olarak bilinmekte.

Şehir El Tajo kanyonu tarafından yüksek bir köprü ile ikiye bölünmekte. Şehrin batı kısmı eski şehir olarak biliniyor. Çoğu tarihi eserler de bu kısımda bulunuyor, Ronda katedrali, Casa Del Rey Moro, Arap banyoları gibi. Burada Casa Del Moro çok etkileyici. Çok derin bir mağara ve mağara sonunda sessiz, yeşil ve küçük bir gölün bulunduğu bir yere ulaşıyorsunuz. Tek kelimeyle huzurlu bir yer. Burada saatlerce vakit geçirebilirsiniz, küçük botlarla gölü gezebilirsiniz. İnişi kolay olsa da mağaradan tekrar çıkış oldukça yorucu ama buradaki bu manzarayı görmeye kesinlikle değer. Bu arada bu mağara arapların katolik saldırılardan saklandıkları bir yer olarak kullanılmış.
Köprünün doğusunda ise Alameda Del Tajo meydanından durup uzun uzun manzarayı ve şehri izleyebilirsiniz. Bu meydandan yaklaşık 50 metre sonra Plaza De Toros'a, İspanya'nın en eski ve en ünlü boğa güreş arenasına geliyorsunuz. Boğa güreşini tasvip etmeseniz de, burayı gezmenizi tavsiye ederiz. İçinde bir de Boğa güreşi tarihini ve ünlü matadorları anlatan müze de bulunuyor. Bu arenada Madonna'nın ünlü take a bow video clibi çekildiğini belirtmek isterim.
Endülüs turumu Ronda'dan sonra Costa del Sol sahil şeridine inerek, Marbella'da deniz tatili yaparak tamamlıyorum.
Eğer siz de Barselona ve Madrid’in ötesinde, daha derin bir İspanya arıyorsanız, Endülüs’ü ziyaret edin derim. Zengin kültürüyle Endülüs’te, çok şey bulacaksınız. Endülüs bölgesini dilerseniz kendiniz, dilerseniz Bavul.com'un İspanya turlarından birini alarak da gezebilirsiniz.
İyi Tatiller!
https://blog.bavul.com/her-sey-ispanya-nin-guneyinde-basladi/
Comments
Post a Comment