Bir Zamanlar Yugoslavya…






Otuzlu yaşların üstünde olanlar hatırlar. Bir zamanlar Yugoslavya diye bir ülke vardı. Demir perdenin yıkılmasının ardından, uzun yıllar süren etnik bir savaşa sahne olmuş güzel bir ülke…


Sabahın erken saatinde Zagreb’e giden uçağıma binmek için İstanbul Atatürk Havalimanı’ndayım. Her yolculuk öncesi olduğu gibi, önceki gece yine heyecandan uyuyamadım. Bu yüzden yarı uykulu gözlerle, uçuş kapısının açılmasını bekliyorum…Otelime yerleşip uçuş sonrası biraz dinlendikten sonra sokağa atıyorum kendimi.


 


Maksimir Stadının Tarihteki Önemi



Otobüsle kent merkezine doğru giderken, stat gözüme çarpıyor. Maksimir Stadı, Yugoslavya’nın, şimdilerde ise Hırvatistan’ın en büyük takımı, Dinamo Zagreb’in stadı. Bir futbol meraklısı olarak hemen otobüsten iniyorum.Yaklaşık iki saatlik bir uçuşun ardından Zagreb’e varıyorum. Dinamo Zagreb, futbolun sadece futbol olmadığını kanıtlayan takımlardan… Yugoslavya savaşına Hırvatistan’ı sokan da bu takım oluyor. Garip ama gerçek!


Tarih, 13 Mayıs 1990. Dinamo Zagreb, Kızılyıldız ile oynuyor. Sırp polisi Hırvat seyircileri coplamaya başlıyor. Dinamo Zagreb’in ateşli taraftar grubu “Bad Blue Boys”, polise karşılık verince olaylar çıkıyor. Polis, her iki taraftar grubunu birbirinden ayırmaya çalışırken, efsanevi Hırvat oyuncu Boban, polisten cop yiyor. Boban, polise uçan tekmeyle girişince olaylar sahaya da sıçrıyor ve maç iptal oluyor. Statta gelişen olaylar sokağa sıçrıyor. En sonunda savaş başlıyor. Bad Blue Boys üyesi birçok taraftar, kollarında Dinamo Zagreb amblemleriyle savaşta askerlik yapmışlar. Bu taraftarlardan savaşta ölenlerin anısına, Maksimir Stadı’nın önünde bir heykel dikilmiş. Bu heykele dikkatle bakıp yoluma devam ediyorum.


 


maksimir stadı zag


 


Zagreb'de Gezilecek Yerler



Bir kente ilk kez gittiğimde ilk iş olarak kentin en büyük meydanına gidip bir köşede otururum. Ne zaman büyük bir kente gitsem, kentin en büyük meydanında gelip geçen insanlara bakarım bir süre. Böylece kafamda, o kentle ilgili ilk düşüncelerim oluşur. Zagreb’de de aynı şeyi yapıyorum. Josip Jelačić meydanında, meydana hâkim güzel bir bank bulup oturuyorum bir süre. Bu sırada da, kent hakkında toparladığım bilgileri inceleyip kendime bir gezi planı yapıyorum.


Meydanın ortasında Josip Jelačić’in at üstünde bir heykeli var. Hırvatistan’ın bağımsızlığını savunan Jelačić’in heykeli, komünist Yugoslavya döneminde ideolojik sebeplerle kentin başka bir yerine götürülmüş. Yugoslavya’nın dağılıp Hırvatistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle, sürgünde olan heykel eski yerine dikilmiş. 


Upuzun kuleleriyle Zagreb Katedrali meydanda beni bekliyor. Katedrale giriyorum. Daha önceden toparladığım notlarıma bakıyorum. Katedralin içinde 13. yüzyıldan kalma freskolar var. Katedrale 16. yüzyılda ise Türk kuşatmasına karşı koruma amaçlı duvarlar inşa edilmiş.


 


Zagreb Katedrali


 


Katedrali ziyaret ettikten sonra Kaptol’un dar sokaklarında kayboluyorum. “Kaybolmak” derken, bunu lafın gelişi diye söylemiyorum. Gerçekten kayboluyorum ama halimden memnunum. Bu eski sokaklarda dolaşmak güzel. Bir saate yakın bir yürüyüşten sonra kendimi tekrar Josip Jelačić meydanında buluyorum.


Öğle yemeği vakti çoktan geldi. Ama pek de aç değilim. Canım sadece atıştırmak istiyor. Biraz Cevabi yemenin tam zamanı! Bu toprakların geleneksel yemeklerinden Cevabi, aslında bir tür Boşnak kebabı. Bizim de bu tada yabancı olduğumuz söylenemez. Çünkü bizdeki İnegöl köftenin atası, Cevabi.


Bu kısa yemek molasından sonra tekrar gezmeye koyuluyorum. Lotrscak kulesine gitmek için fünikülere biniyorum. Aslında füniküler gibi araçlara binmek yerine yürümeyi tercih ederim çoğu zaman. Ama bu sefer hem biraz tembellikten hem de 1888’de inşa edilmiş bu güzel fünikülerde yolcuk tecrübesini yaşamak için fünikülere biniyorum. Kuleye varıyorum. Kuleden her günün sonunda gün batımında top atışı yapılıyormuş. Türklerin kenti kuşatmasından kalan bir gelenekmiş. Kente tepeden bakıyorum bir süre. Sonrasında da dolambaçlı dar sokaklardan aşağıya doğru iniyorum. Arada ufak bir espresso molası vermeyi de ihmal etmiyorum.


 


lotrscak kulesi


 


Akşamüstü otele dönüyorum. Kısa bir duş alıp biraz dinlendikten sonra geceye hazırlanıyorum. Akşam, Zagreb’de yaşayan arkadaşım Anna ile buluşup yemek yiyeceğiz. 


Anna ile Josip Jelačić meydanında buluşuyoruz. Yemek için bir restorana gittiğimizde biraz hayal kırıklığına uğruyorum. Zira menüde Hırvat yemeklerini beklerken, İtalyan yemeklerine rastlıyorum. Hayal kırıklığımın farkına varan Anna, hemen durumu açıklıyor. Yugoslavya’nın yüzü denize dönük ülkesi Hırvatistan’ın mutfağı, denizin hemen karşısındaki İtalyan mutfağından çokça etkilenmiş. Kentteki çoğu restoranda da İtalyan yemekleri servis ediliyormuş.


Yemek sonrasında kenti biraz da gece gözüyle gördükten sonra otelime geri dönüyorum. Zira sabahın körü olarak nitelendirilebilecek bir saatte, Dubrovnik’e giden uçağıma yetişmem lazım. Ertesi sabah kalkıyorum, hızlı bir kahvaltının ardından taksiye atladığım gibi havaalanında alıyorum soluğu. Yaklaşık bir saatlik bir uçuşun sonunda Dubrovnik’teyim.


 


dubrovnikte meydan


 


Bir De Dubrovnik'i Gezelim…



Dubrovnik, Yugoslavya topraklarının kapılarının Batı’ya doğru açılmasından sonra Avrupa sosyetesinin yeni gözde tatil mekânlarından biri olarak kabul gördü. Dalmaçya adaları için önemli ulaşım noktalarından biri olması da Dubrovnik’i önemli bir merkez haline getirdi. Tatilinin tamamını burada geçiren turistler, başta Hvar adası olmak üzere, bu adaları da ziyaret etmeyi ihmal etmiyorlar. Benim adaları ziyaret etmek için vaktim yok maalesef.


Otelime yerleştikten sonra hem yemek yemek, hem de biraz dolaşmak için kendimi sokağa atıyorum. Eski şehrin merkezine doğru yürüyorum. 


 


dubrovnik eski şehir


 


Kentin surlarından içeri girdiğimde beni büyük bir çeşme ve bu çeşmeden başlayan uzun bir cadde karşılıyor. Bu cadde, Stradun caddesi. Kentin hemen hemen tüm önemli binaları, bu caddenin etrafında sıralanıyor.


Caddenin hemen başında, çeşmenin karşısında bir manastır… Bu manastırı özel kılan ise içindeki eczane. Bu eczane, “dünyanın en eski üçüncü eczanesi”. Eczaneye giriyorum ve burada özel olarak üretilen parfümlerden birkaç küçük şişe alıyorum. Dubrovnik’ten dostlarıma götüreceğim en güzel hediye bu sanırım.


Stradun caddesinin sonuna geldiğimde ise beni saat kulesi ve kulenin hemen yakınında bulunan Sponza sarayı bekliyor. Bu iki yapıyı da gezdikten sonra, öğle yemeği yemek için bir restoranda duraklıyorum.


 


dubrovnik sponza sarayı


 


Eski şehir surlarının denize bakan bölümünde küçük bir liman var ve bu limanın etrafında birçok güzel restoran bulunuyor. Restoranlarda yine İtalyan mutfağı hâkim ama yemekler oldukça iyi. Fiyatların da oldukça uygun olduğunu söylemeliyim.


Yemekten sonra biraz dinlenmek için otelime dönüyorum. Ufak bir öğle şekerlemesinden sonra, biraz deniz havası almak için otelin denize bakan teraslarından birinde kahve içmek için aşağıya iniyorum. Kahvemi içerken İstanbul’dan bir arkadaşım beni telefonla arıyor. Telefonu kapattıktan sonra, yan masadan bir adam bana dönüp “Afedersiniz, Türkiye’den mi geliyorsunuz?” diye soruyor. Beklenmedik bu soruya “Evet” diye yanıt veriyorum. Bu beklenmedik arkadaş, hemen kendini tanıtıyor.


Adı, Igor’muş. Savaş öncesinde, Mostar’da yaşayan Sırplardanmış. Savaş sırasında henüz 15 yaşında olan Igor, savaş nedeniyle ailesiyle birlikte Dubrovnik’e göç etmiş. Şimdi, kent merkezinde ufak bir eski eşya dükkânı işletiyormuş. Geçtiğimiz yaz, Türkiye’ye, Kapadokya’ya gelmiş. Ülkemizdeki her şeye hayran kalmış ve oldukça mutlu bir şekilde geri dönmüş. Benim de Türkçe konuştuğumu duyunca, bir merhaba demeden duramamış.


Igor’la neredeyse bir saat boyunca konuşuyoruz. O da benim gibi amatör bir gezgin. Gittiğimiz yerlerden, savaştan, güncel meselelerden, futboldan, müzikten bahsediyoruz.


Sohbetimiz sonunda Igor, beni dükkânına davet ediyor. Bu nazik davetini reddetmiyorum. Masadan kalkarken de hesap ödememe izin vermiyor. Davranışları o kadar “bizden” ki… Resmen garsonla arama vücudunu koyup, “Hayır, olmaz, sen misafirimizsin.” deyip, hesabı ödüyor.


Igor’un dükkânına gidiyoruz. Dükkân küçük bir müze gibi. Eski Yugoslav ordusu eşyalarıyla dolu olan bir müze. Üniformalar, rozetler, madalyalar, mataralar… Igor bana küçük bir ordu rozeti hediye ediyor dükkândan ayrılırken.


Akşam yemeği için, Zagreb’deki arkadaşım Anna’nın üniversiteden arkadaşı Lea ile buluşacağım. Lea, Dubrovnik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Tarih bölümünde görev yapıyor olması da beni daha da heyecanlandırıyor.


Lea ile güzel bir akşam yemeği yiyoruz. Soframızda deniz ürünleri paellası ve kırmızı şarap var. Limandaki restoranlardan birinde yediğimiz bu güzel yemeğin ardından Lea’nın üniversiteden arkadaşları da bize katılıyor ve soluğu, eski kent merkezine yakın bir tepe üzerinde bulunan Sky Bar’da alıyoruz.


Barın atmosferi oldukça etkileyici. Gece boyunca muhteşem bir manzara eşliğinde harika kokteyller içiyoruz. Gecenin sonunda, ertesi gün Lea’yla buluşup kent surlarını gezmek üzere ayrılıyoruz.


Ertesi sabah erken bir saatte Lea’yla buluşup kent surlarında geziyoruz. Bu sırada Lea bana kentin tarihini anlatıyor. Kentin denizcilik geçmişi, Osmanlı’yla olan ilişkileri… Hepsi ilgi çekici.


Tüm günü, eski kentin sokaklarında dolanarak geçiriyorum. Akşam saatlerinde de otelimin havuzunda keyif yapıyorum. Ertesi gün yine erken bir saatte İstanbul’a uçağım var.


Ertesi sabah Dubrovnik’ten ayrılıyorum. Dolu dolu geçen üç günün ardından mutlu bir şekilde evime dönüyorum. Aklımda ziyaret edemediğim Dalmaçya adaları ve hemen yakında bulunan Mostar olsa da, yine de oldukça mutluyum. Hırvatistan’a, “bir dahaki sefere, daha uzun kalacağım” diyerek veda ediyorum.


 


Yeterince merakınızı uyandırabilmişimdir umarım? Eğer siz de eski Yugoslavya sınırları içersinde kendinize bir gezi rotası çizmek istiyorsanız Zagreb'e uçarak başlayabilir veya Begrad'a uçarak kendinize bir Balkanlar turu rotası çizebilirsiniz. 


İyi gezmeler!


 


 


 




 


https://blog.bavul.com/bir-zamanlar-yugoslavya-denen-topraklarda/

Comments